|
YEŞİL
GÖZLER
Ay ışığı
kara bir bulutun ardında kaybolduğunda, yere diz çöktüler.
Elleri, dudakları birbirine kenetlendi. Islak kumlara
uzandılar. Artık onlar da bulutların üzerindeydi. Genç
kızın siyah saçları boşlukta eridi, yitti. Derken, bulutlar
aralandı, nereden çıktılarsa, kara giysili adamlar belirdi,
kollarına girdiler, onu bir uçurumun kenarına getirdiler.
"Asuman!" diye haykırdı ancak boğazından ses çıkmadı.
Karşıdaki boşlukta mavi giysili bir kız; "Uyansana,
uyansana!" diye bağırıyordu. Sesler giderek daha yakından
gelmeye başladı, kalınlaştı; "Uyan hemşehrim, uyan!"
Gözünü açtığında, yanında oturan kır saçlı yaşlı adam,
onu omzundan tutmuş sarsıyordu; "Uyan hemşehrim, bak,
az kaldı geliyoruz!". "Ne oldu?" diye sordu, uyku sersemi...
Başı yana düşmüş, cama dayadığı sol kolu uyuşmuştu.
"Kâbus gördün herhalde yeğenim, uykunda bağırıyordun."
dedi adam. Elinde sarı pirinçten eski bir anahtar tutuyordu.
"Bu senin mi?" "Cebimden düşmüştür." dedi genç. Anahtarı
aldı, evirdi, çevirdi, cebine yerleştirdi. "Memleket
neresi?" Yaşlı adam bir kaşını kaldırmış, kuşkuyla onu
inceliyordu. "Buralıyım, ama dört yıldır gurbetteydim"
diye yanıtladı genç. "Kimlerdensin ?" "Tanımazsın sen
amca, zaten kimim kimsem kalmadı artık burada. Seni
çok rahatsız etmedim ya?" "Yok" dedi yaşlı adam, "beni
rahatsız etmedin, ama sen rahatsızdın. Uykunda birisini
sayıklıyordun. Dur bakayım, neydi adı? Asuman mıydı?
Neyse, çıkaramadım...
"Neden dönüyorsun gene memlekete?" "Ziyaret işte"
diye geçiştirdi. Gördüğü düşün etkisindeydi, Asuman'ın
hayali gözünün önünden gitmiyordu. Birlikte oldukları
son geceyi anımsadı. Bir daha hiç görememişti onu. Başını
cama doğru çevirdi. Yolun iki yanında sıralı portakal
bahçeleri yeşil bir örtü gibi akıp geçiyordu. Görmeyeli,
aralardaki boş tarlalar seralarla dolmuştu. Tüm vadi
sera camlarından, naylonlarından yansıyan güneşle pırıl
pırıl parlıyordu. Güneş doğalı birkaç saat olmuş, hava
çoktan ısınmıştı.
Aylardan mayıs olmasına karşın, yolcular sıcaktan bunalmış,
ne yapacaklarını bilemez haldeydi. Yaşlı bir adam elindeki
gazeteyi sallayarak serinlemeye çalışıyor, bir diğer
yolcu elindeki su şişesi ile saçlarını ıslıyordu.
"İnecek var" diye seslendi, güzel sesli bir kadın. Bir
portakal bahçesinin yanında durdular. Açılan kapıdan
dolan sıcak hava, içeriye mis gibi portakal çiçeği kokusu
getirdi. Genç yolcu kucağında küçük çocuğu ile aşağı
indi. Otobüs arkasında bir toz bulutu bırakarak hareket
etti. Bir tepeyi tırmandılar, bir anda, uzakta, masmavi
deniz belirdi. Virajları birer, birer dönerken, aşağıda
kasabanın evleri göründü. Otobüs meydanda durdu. Yolcular
indiler, eşyalar bagajdan çıkarıldı. O, çantasını aldı,
bir an başını önüne eğip bekledi. Bir garip heyecana
kapıldı, kalbi bir kuş gibi çırpınıyordu. Çevresine
bakacak kadar cesaret gelince, ilerledi, yolun karşısına
geçti. Öğlen güneşi kasabayı esir almıştı. Sokaklarda
kimseler yoktu. Asfaltın üzerinden sıcak bir hava sütunu
titreyerek yükseliyordu. Köşede, Dursun'un kahvesinde,
bahçedeki hoparlörden çevreye neşeli bir şarkı yayılıyordu.
Kahveye girdi, bardakları temizleyen garsondan soğuk
bir şise su istedi, bahçeye çıktı. Sandalyeler, masalar
bomboştu. Ağır, ağır ilerledi. Yolları, bahçeleri, evleri
birer, birer anımsadı.
Az ileride kasap Mehmet'in pembe boyalı evi olduğu gibi
duruyordu. Yanındaki arsaya ise dört katlı bir apartman
dikilmişti. Bir kaç sokak ötede durdu. Sokağın sonundaki,
boyasız tahtaları kararmış harap eve uzun, uzun baktı.
İçini bir hüzün kapladı, oracıkta yere çömeldi, başını
göğe çevirdi. Gök masmaviydi, küçük bulutlar uçuşuyordu.
Beyaz bir martı bir bulutun önünden geçiverdi. Neden
sonra kalktı, yürüdü. Bahçe kapısı paslanmıştı, zorlukla
açıldı. Her yeri yabani otlar bürümüş, duvarın dibindeki
tahta divan çürümeye yüz tutmuştu. Sarı pirinç anahtarı
cebinden çıkardı, evin kilidine soktu, anahtar dönmedi.
Kilit değişmişti.
" Birini mi aradınız ? " diye yankılandı tanıdık bir
ses. İrkilerek toparlandı. Komşu apartmanın alt katındaki
yaşlı bakkal çatık kaşlarla onu süzüyordu. "Merhaba"
dedi, "Asım amca beni tanımadın mı? Ben Selim öğretmenin
oğlu Uğur." Asım bakkal gözlerini kısarak baktı. Neden
sonra çatık kaşları gevşedi; " Uğur, sen misin?.. Nereden
çıktın? Hoş geldin oğlum gel!" Kucaklaştılar, öpüştüler.
"Geçmiş olsun, Allah bir daha düşürmesin, mahpusluk
zor iş." "Sorma Asım amca" dedi Uğur "Dört yıl geçti
aradan. Bir gece kapı çalındı, ne olduğunu bile anlamadım.
Koluma girdiler, götürdüler. Kimseye veda bile edemedim.
Gerçi sonunda suçsuzluğumuz anlaşıldı, beraat ettim,
ama ben de bittim." Gördüğü işkenceleri, çektiği sıkıntıları
anlatmak istemedi. Dükkana girdiler, Uğur boş bir sandığın
üzerine oturdu. Asım bakkal dolaptan soğuk bir gazoz
açtı. Birkaç müşteri gelip gitti. Arada uzun, uzun konuştular.
Asım bakkal ona, o yokken annesinin nasıl öldüğünü anlattı.
Uğur'un gözleri nemlendi, omuzlarına yılların ağırlığı
çöktü. Bir süre konuşamadılar. O sırada içeri küçük
bir kız girdi. Esmer yüzü hüzünlü, saçları dağınık,
giysileri kirliydi. "Asım amca, bir ekmek verir misin?
" dedi.
Kızın yeşil gözleri Uğur'a tanıdık geldi. " Gonca, kızım,
annen nerelerde? Kaç gündür görünmüyor. " diye sordu
Asım bakkal ekmeği verirken. Küçük kız başını üzüntü
ile öne eğdi, "Annem çok hasta Asım amca, hep uyuyor..."
"Asuman'ı hatırlar mısın?" diye sordu Asım bakkal küçük
kız çıkınca. " Sen gittikten sonra apar topar evlendirdi
onu annesi. O işsiz güçsüz herife güzelim kızı nasıl
verdiler anlamadım gitti. İlk günden beri hep döverdi
Asuman'ı. O yetimden ne isterdi bilmem. Hele annesi
de ölünce, iyice yalnız kaldı kadıncağız.
Serseri kocası iki sene önce İstanbul'a çalışmaya gitti.
Bazen para gönderir, bazen de aylarca nerede olduğu
bilinmez. Son üç aydır hiç haber alamamışlar. Asuman
uzun zamandır hasta. Annesine küçük kız bakıyor. "Uğur
basını kaldırıp yandaki apartmanın pencerelerine baktı.
Asuman'ın oturduğu ikinci kattaki dairenin perdeleri
kapalıydı. Bir zamanlar birlikte oturup çay içtikleri
balkon boştu. O zamanlar sık, sık ziyaretlerine gider,
sardunyaları seyreder, oradan buradan konuşurlardı.
Çok konuşkan bir kızdı Asuman. O gün olan biteni uzun,
uzun anlatır, arada bir durup gülümserdi. Gözlerinin
önüne Asuman'ın hayali geldi. O mavi eteği, beyaz bluzu,
zaman, zaman örttüğü başörtüsü altında parlak siyah
saçları, gülümseyen güzel dudakları...
Asım bakkala teşekkür edip, kendini sokağa attı, sağa
sola bakındı. Eve girmekten vazgeçip, kasabanın tek
oteline doğru yöneldi. Otele vardığında kendini yatağın
üzerine bıraktı, yol yorgunluğuyla uyuya kaldı. Uyandığında
hava kararmıştı. Gece hava hala sıcaktı. Dışarı çıktı,
sahil yoluna doğru yürüdü. Deniz kıyısına varınca durdu,
sonsuza uzanan lacivert örtüye baktı. Dalgaların sahile
vuran sesleri martı çığlıklarına karışıyordu. Denize
uzanan çamların dibindeki büyük kayaya kadar yürüdü.
Kayanın dibine oturdu, o gece üzerinde birlikte oldukları
kumlara baktı. Hayallere daldı. Yarın gidip Asuman'a
uğrayıp, geçmiş olsun demeli, hatırını sormalıydı. Bu
düşünceyle bir sevinç duygusu benliğini sardı, ümitlendi.
"Kim bilir, belki ? " diye düşündü, "Belki ona yeniden
kavuşurum." Otele döndüğünde günlerdir ilk kez deliksiz
uyudu. Sabah uyandığında, güneş çoktan açık kalan perdelerin
arasından odanın içine dolmuştu. Lavaboya uzandı, sular
kesikti. Üstünü basını düzeltip, saçlarını taradı, sonra
eve doğru yola koyuldu. İçinde anlaşılmaz, şeytanca
bir neşe vardı. Sokağın başına vardığında bir olağandışılık
fark etti. Bakkalın çevresi kalabalıktı. İnsanlar aralarında
sessizce konuşuyor , başlarını sallıyorlardı. Dükkana
girdi, " Bir büyük kolonya paketler misin Asım amca!
" dedi "hediyelik olacak!" Asım bakkal elindeki paranın
üstünü sayarken, " Duydun mu Uğur, Asuman ölmüş! " diye
söylendi, "Meğerse öleli üç gün olmuş da, küçük kız
öldüğünü anlamamış. Uyuyor zannetmiş, günlerce başında
beklemiş annesinin. Cenazenin kokusu ortalığı sarınca,
komşular polislere haber verip, kapıyı açtırmış. Gonca
polisleri istememiş. Cenaze taşınırken, götürmeyin annemi
diye ağlamış " Boğazına bir düğüm atılmış gibi oldu,
bir şey söyleyemedi, geri, geri sokağa çıktı. " Kolonyayı
unuttun !" diye bağırdı Asım bakkal arkasından. Gonca
kaldırımda oturuyordu. Uğur'u görünce gülümsedi. Göz
göze geldiler. Uğur küçük kızın yeşil gözlerini daha
önce nerede gördüğünü anımsadı birden. Epeydir aynaya
bakmamıştı, aynada gördüğü gözlerine.
|